Abidin Tatlı - Gelmeyeni BeklemekGelmeyeni Beklemek
google-plus11 Mart 2019 Pazartesi 11:56 (1016)
Ne olacak bu içimizdeki yarım kalmışlıklar?
Gelmeyeni Beklemek  Sonsuz bir HİÇ

 

Yalnızlığı o kadar çok sevmişiz ki sevilmeyi beklerken sürekli kaybetmişiz.

Sahi beklediğimiz, umut ettiğimiz şeyler bir gün gerçekleşecek mi?

Gerçekleşmeyecekse bile bu çektiğimiz sıkıntılar, dertler boşuna mı?

Ne olacak bu içimizdeki yarım kalmışlıklar?

Mutluluk bize uğramıyor, mutsuzluğa nedense yemin etmiş gibiyiz.

Olmaması sorun değil. Olacakmış gibi olup olmuyor ya, o kötü işte. Ne eskisi gibi olabiliyoruz ne de başladığımız yere dönebiliyoruz. Nasıl yapalım?

Başarısızlık olarak anlamayın bunları. Halledemediğimiz, düzeltemediğimiz olaylar olumsuz olaylar değil. Hepsi birer tecrübe. Bunları biz istediğimiz için tecrübe. Her şey yaşanarak öğrenir ama bazı şeyleri biz kendimiz istedik.

Dünyalı tarafından eklenmiştir.

En nefret ettiğim şeylerden biri, 'Ben buyum.' denmesidir. Sen buysan git hadi şu taraftan. 

İnsan sevmek aşırı yorucu.

Ben sadece gökyüzünü seviyorum.

Olur dediğim olmuyor. Olmaz dediğim zaten olmuyor. Böyle olacaksa hiç olmasın diyorum, sonra hiç olmuyor.

Söyleyecek çok şey var ama anlayacak kimse kalmadı.

Yalnızlıktan yakınmayın, oysa yapacak çok şey var:
Bir sürü kitap okuyabilirsin.
Çıkıp dolaşabilirsin tek başına,
Tüm ara sokakları keşfedebilirsin.
Bir sürü şarkı dinleyebilirsin.
Sırt çantan ve kulakların sana yeter.
İstediğin gibi hareket edebilirsin.
Bağımlı yaşamak zorunda olduğun insanlar yoktur.
Çay hep seninledir. 
Üşüdüğünde battaniyeye sarılabilirsin.
Bir sürü şey izleyecek vaktin var.
Tüm gün uyuyabilirsiniz bile.
Sürekli bakmak zorunda olduğunuz bir telefon yok.
Çekmek zorunda olduğunuz tripler hiç yok.
Güne güzel bir şarkıyla başlayabilirsiniz.
Sizi kimse üzemez.
Ve olgunlaşırsınız…

 

Mevzu beklemek...

 

Kimleri beklediniz?

Sevdiğiniz, ümit ettiğinizi, bilmediğinizi?

Bunu yaparken içiniz acıdı mı, yandı mı, adeta ikiye katlanır gibi oldu mu? Yoksa siz beklemeyi sevenlerden misiniz?

Kimi insan zevk alır beklemekten...

Beklerken, daha güzel günler yaşayacağına inancı tam olduğu için, o ümit yaşatır onu. Kimi de derin dehlizlere, karanlık yollara sapar o yolculukta… Sonra da yazmak ister yaşadıklarını, hissettiklerini…

Bir iç döküşün,

Ümidin,

Ümitsizliğin

Aforizmalar tadında

Özellikle gelmeyeni beklemeyi bilenler için çok tanıdık, bilmeyenler için bu bekleyişin nasıl olduğuna dair ipucu…

Kendi yalnızlığına gömülen ve o teklikte kimi beklediğini bilmeyenlere…

“Yalnızlığı o kadar çok sevmişiz ki sevilmeyi beklerken sürekli kaybetmişiz.’’

 

 

Tam şimdi kocaman bir HİÇ başlıyor

 

Hiç,

Bir konuşulamayandır, bir dile getirilemeyendir.

Aristo’da birey tarif edilemeyendir (ineffabile), Stirner’de Biricik ve Kendi-Olan dile getirilemeyendir vb. Dile getirilemeyen üzerine ne denebilir? Dile getirilemeyen, dile getirilemeyendir.

Bu kadar mı? Bitti mi?

Mesele bununla bitti mi? 

Hiç üzerine neden susmalı?

Çünkü: Hiç üzerine konuşulduğunda, çelişkisiz konuşulamaz.

Neden?

Çünkü: ‘Hiç’in ne olduğu mantık üzerinden dile getirilemiyor; sadece: Hiç, hiçtir; Hiç, değildir.

Bitti mi?

Mesele bununla bitti mi?

Parmenides, Gorgias, Platon, Heidegger, Sartre, Stirner, Mainlaender vb. uzun bir liste hazırlanabilir ‘Hiç’ üzerine konuşurken. İşte: Varlık üzerine konuşulduğunda ‘Hiç’ üzerine konuşmamak kaçınılmazdır.

Ne olduğu dile getirilemeyen ‘Hiç’ üzerine konuşmamak, Varlık üzerine konuşmamak demektir.

Varlık, varlığını Hiç’e borçludur. Öyleyse: Hiç’tir.

Ockham’ın Usturası’ından Carnap’ın Heidegger’e karşı yürüttüğü mantık tartışmasına kadar metafizik olgulara yer vermeden dili bilimsel kullanarak felsefesel ve yaşamsal sorunları çözmede önemli katkılar elde edilebilmektedir. Fakat vazgeçemeyeceğimiz bir duyu var: Camus ile söylemek gerekirse: Ormanın tüm özelliklerini bilimsel olarak kendimize açıklasak da ormanın duyularımıza hitap ettiği derin korkuyu ve düşünce ötesi oluşu hepimiz bilir ve severiz.

Şimdi soralım: ‘Hiç’ nedir?

Wittgenstein’ın yürüttüğü mantık kendi içinde tutarlı yani doğrudur: Önsözünde vurguladığı gibi, dünya sorunları dil sorunu İSE, bu sorunları çözebildiğini iddia edebilir. Ancak ne var ki daha sonra Wittgenstein’ın de bunu kabul ettiği gibi, dünya sorunları ve felsefe sorunları yalnızca dil sorunu değildir. 

Wittgenstein’ın, Tractatus’ta “Tüm felsefe dil eleştirisidir.” tümcesi ile kendini Mauthner’in “Tüm felsefe dil eleştirisidir.” tümcesinden özenle uzak tutması, Mauthner’in, dilin felsefe sorunlarını çözemediği iddiasını doğrular. ‘Hiç’ nedir?

“Ben kendimin dünyasıyım.” ve yalnızca benim anladığım “DİLİN sınırı BENİM dünyamın sınırıdır.” Başka tümceyle: ‘Benim dünyam dünyanın sınırıdır.’ gibi tümceler solipsistçe ve hatta otistiktir.

İtirazım yok buna.

Ancak benim dünyam senin dünyandan değişiktir ve sen kendi dünyanı kendi realitenle ve ben de kendi dünyamı kendi realitemle birleştirirsem, ortak bir dilimizin olacağından şüphe ederim.

Bu da sorun değil.

Fakat bunu genelin dünyası olarak göremem, benim ‘Ben’im benim dünyamın senin dünyandan farklı olduğunu ve tek dünya olmadığını ya da bazen senin var olmadığını bile söyler. Benim dünyama senin girişin olanaksızdır, sana solipsizmimin kapısını aralamadığım sürece. 

Araladığım anda bile beni kısmen tadarsın ve üstelik sadece kendince, sence…

Ve ayrıca ben susarsam, gizemli olanın bana görünmesini deneylerim, burada kendi yöntemlerimi geliştirir ve yaşarım.

‘Hiç’ nedir?

‘Hiç’tir.

 

Hiç Olmak

Tasavvuf felsefesinde hiç olmak, o mertebeye erişmek, hiç olduğumuzun farkında olmak, çok önemli. Bir an   hiç olduğumuzun farkında olsak da çoğu zaman neler sanıyoruz, neler. Bu gerçeği hatırlatmak için takılan ‘Hiç’ bilekliğinin ne kadar değerli olduğu kesin…Bilekliğim için çok teşekkürler, çok sevgili dostum …

 

Hiç’lik Felsefesi

Hz. Mevlâna derki;

Bu dünyada herkes bir şey olmaya çalışırken, sen ‘Hiç’ ol…

Menzilin yokluk olsun.

İnsanın çömlekten farkı olmamalı, nasıl ki çömleği ayakta tutan dışındaki biçim değil, içindeki boşluk ise, insanı ayakta tutanda benlik zannı değil ‘Hiç’lik bilincidir…

 

Esas kirlilik, dışta değil içte, kisvede değil kalpte olur. Onun dışındaki her leke ne kadar kötü görünürse görünsün, yıkandı mı temizlenir, suyla arınır. Yıkamakla çıkmayan tek pislik kalplerde yağ bağlamış haset ve art niyettir.

Bu dünyada herkes bir şey olmaya çalışırken sen ‘HİÇ’ ol.

Menzilin yokluk olsun.

İnsanın çömlekten farkı olmamalı.

Nasıl çömleği tutan dışındaki biçim değil, içindeki boşluk ise, insanı ayakta tutan da benlik zannı değil, ‘Hiç’lik bilincidir.

Yaradan’ı hangi kelimelerle tanımladığımız, kendimizi nasıl gördüğümüze ayna tutar. Şayet Tanrı dendi mi öncelikle korkulacak, utanılacak bir varlık geliyorsa aklına, demek ki sende korku ve utanç içindesin çoğunlukla. Yok eğer Tanrı dendi mi evvele aşk, merhamet ve şefkat anlıyorsan, sende de bu vasıflardan bolca mevcut demektir. 

Aklın kimyası ile aşkın kimyası başkadır. Akıl temkinlidir. Korka korka atar adımlarını. “Aman sakın kendini!” diye tembihler.

Halbuki aşk öyle mi?

Onun tek dediği: “Bırak kendini, ko gitsin!”

Akıl kolay kolay yıkılmaz.

Aşk ise kendini yıpratır, harap düşer.

Halbuki hazineler ve defineler yıkıntılar arasında olur.

Ne varsa harap bir kalpte var!

Tebrizli Şems / Mevlâna…

 

Tasavvufun Günümüzde Uygulanması

Tasavvuf, insanın kendi içine yaptığı yolculuktur. İslam tasavvufunda bu yolculuğa sülûk denir ve tasavvufta varılması gereken nokta İslam’da “Kendini ‘hiç’likle bilen Rabbini varlıkla bilir.” noktasına ulaşmaktır.

‘Hiç’lik, kişinin her sahip olduğu özellikte (isim ve sıfat) dengelenmesi ve yaratıcının sonsuzluğunda kendi yerini idrak etmesidir. Bu hal, şahsiyetsiz, tembel bir kişilik yaratmaz. Bilâkis, yaratıcısından emin olan, maddi olayların yıkamadığı kuvvetli şahsiyetler oluşturur.

Böyle dengeli, kişilikli insanın beşer halinden var olabilmesi için mesela:

1. Ben bir bedene sahibim ve bedenimin sağlıklı, yorgun, enerji dolu ya da hasta hali beni etkilemez çünkü bedenim sadece, içinde Allah’ın manasını taşımak için vardır ve bu yüzden ben bedenime değer veriyorum ama tapmıyorum.

2. Ben duygulara sahibim ama bu duygular bende yaratıcının manasını idrak etmem için, üzerimde hak olan yaratıcıya ait isim ve sıfatları ortaya çıkarmak için vardırlar, yani aracıdırlar.
3. Ben bir akla sahibim ama aklımı kural koymak için değil, yenilikleri öğrenmek ve algılayabilmek için (tefekkür) kullanırım. Kıyasların, aklı işlettiğini bildiğim halde, zıddı olan bir şeyin aslında var olmadığını idrak ettiğimden, kıyasları birliğe ulaşmada aracı olarak kullanırım.

4. Ben bir egoya sahibim, ama ben sonsuza nispetle ‘hiç’im. Buna rağmen ‘hiç’likte tecelli edene göre her şeyim. Allah’ın beni saymış olması ve yaratmış olması ve benden tecelli etmesi bana güven sağlar. Buna rağmen mükemmel olma isteğimde hiçbir zaman başarılı olamayışım bana ‘hiç’liğimi öğretir.

5. Ben bir kalbe sahibim. Ancak bilirim ki kalbim bir et parçası olmayıp, Allah’ın ışığının vurduğu yerdir. Çünkü Kur’an’ da Allah, “Ben yerlerin ve göğün nuruyum, ışığıyım.” buyuruyor. İşte bu ışık sayesinde kalbim, aklımın algılayamadığı derinlikleri ve sonsuzluğu idrak eder. Ve kalbim, Allah’ın mekânı olur. Orada tecelli eder. Bu tecelli sayesinde ben her şeyin Bir’den ibaret olduğunu ve bütün sayıların birin tekrarı olduğunu idrak ederim,

6. Ben Allah’ın ‘Ruhumdan ruh üfledim.’ dediği sonsuz bir zenginliğe sahibim ve bunu idrak ettiğim zaman huzurlu olurum ve Allah’ın huzurunda olurum der.

O halde insan bütün bu özelliklerinden dolayı, kendinde var olana göre var, kendine göre yoktur.

Bu yüzden gururlu değil, vakarlı olur.

Gurur, “Ben, üstünüm.” demek, vakar ise “Var olmamın sebebi var.” demektir.

Bu anlayış insanı içindeki huzura, yani Allah’ın huzuruna götürür. Ve insan, bu anda pratik akla kavuşur.

Kendi manalarının kılavuzluğuyla, belli bir düzeye ulaşan kişi dünyadan etkilenmez. Övüldüğünde sevinmez, yerildiğinde incinmez. Aç gözlü değildir. Kaybetmekten korkmaz. Yalnız Allah’a güvenir. Bu hal tasavvufu birebir hayatında yaşayan Hz. Musa’da aşikâr olmuştur.

 

Hiç Olmak – Nasreddin Hoca

 

 

“Hiç Olmak” Nasrettin Hoca’ya sormuşlar:

“Kimsin?”
“Hiç” demiş Hoca,

“Hiç kimseyim.

Dudak büküp önemsemediklerini görünce, sormuş Hoca:
“Sen kimsin?”
“Mutasarrıf” demiş adam kabara kabara.
“Sonra ne olacaksın?” diye sormuş Nasrettin Hoca.
“Herhalde vali olurum” diye cevaplamış adam.
“Daha sonra?” diye üstelemiş Hoca. Vezir” demiş adam.
“Daha, daha sonra ne olacaksın?”
“Bir ihtimal sadrazam olabilirim.”
“Peki, ondan sonra? Artık makam kalmadığı için adam
boynunu büküp son makamını söylemiş:
“Hiç.”
“Daha niye kabarıyorsun be adam.
Ben şimdiden senin yıllar sonra gelebileceğin makamdayım:

Hiçlik makamında!

 

Bir ‘Hiç’ olduğumuzu anlamak umuduyla…

 

 

Yorumlar
En Çok Okunan Haberler